28 Ağustos 2010 Cumartesi

"artık seni sevmiyorum"

yıllar önce cnbc-e'de gece yarısı rastlayıp seyrettiğim bir fim vardı. çok beğenmiştim, tadı damağımda kalmıştı. bulsam da yeniden seyretsem diyordum ne zamandır. ama adını filan da bilmiyordum filmin. şansla alakalı olduğunu hatırlıyorum. adamın birisi yüzlerce insanın öldüğü bir uçak kazasından sağ kurtuluyordu. bir de aynı adamın gözleri bağlanmış bir vaziyette başka üç beş kişiyle birlikte sık ağaçlı bir ormanda hızla koşturulduğu bir sahne kalmış hafızamda hayal meyal. kim daha şanslı, hangisi ağaca çarpmadan ormanı geçebilecek ona bakıyorlar. daha önce de google'a "a movie about luck" filan yazıp aradığım halde bir türlü bulamamıştım. nihayet bu gün ayrıntılı bir şekilde meramımı anlatınca (movie about a man who survives a plane crash luck:P) bulabildim. 2001 yapımı "intacto" imiş filmimiz. 11 dakika sonra indirim işlemi tamamlanınca seyredicem. bakalım sahiden hatırladığım kadar güzelmiymiş.
bakalım sonunda ne bulacağım.

buraya yazmayı çok özledim. bi de sigarayı çok
özlüyorum. ama 7 dolar paketi.




edit: evet hatırladığım kadar güzelmiş. yani dünyanın en iyi filmi mi? yok değil. 10 üzerinden rahat 8 alır ama puanları benim verdiğim bir alemde (hey burada puanları ben veririm dostum). orman sahnesine link verdim, yazının başlığını filmin vurucu cümlesiyle değiştirdim, bir iki de resim ekledim seyrettikten sonra. sayfaya da renk oldu, iyi oldu.

-spoiler-
artık seni sevmiyorum derken, aslında çok seviyormuş.
-spoiler-

4 Ağustos 2010 Çarşamba

neredeyim nerede

tamam ben bir aydan fazladır nete giremiyorum adam gibi, ya hu aynı anda mı mıhlandık.

11 Haziran 2010 Cuma

zaman

liseden bir arkadaşım kız kardeşiyle evimize geldi. o kız kardeş en son gördüğümde 7-8 yaşlarındaydı sanırım. şimdi üniversitedeymiş. çok da güzelleşmiş. avrupa birliği projelerden birine katılıp gençlerle gemiyle 12 ülkeyi gezmek için proje üretiyordu. daha doğrusu slogan. birden sıkılan bir portakal gibi hissettim kendimi. ben o kızın yaşını hangi ara bitirdim yahu. bu evle iki çocuk arasına ne zaman yerleştim. vesselam yaşlandık

hastane

karşımda ouran kızın kucağında iki küçük çocuk. özenle anlattı. bakıcıymış. üç katlı hani lüks bir villada. çalıştığı yerdeki kadının çocuklarıymış bu ikisi, diğeri kreşte. yanında çalıştığı kız çok sinirli olduğu için gelmiş doktora... kelimeler özenle seçiliyor. hiç şikayet etmeden habire şikayet ediyor bakıcı kız şöyle duyuyorum cümleleri. "bulmuş da bunalmış. güzelim ev, ard arda sağlıklı üç çocuk, çok seven bir koca, hem şirketi de var, şimdi de hastanedeyiz neden çok sinirli haspa, çalışmıyor tabii, evde..." Herkes tanımadıkları o kadını nankör buluyor. birazdan çıkıyor muayeneden kız. ayol çocuk bu. üniversiteyi bitirip - muhtemelen özel bir üniversite- ard arda birer yaş arayla üç çocuk dünyaya getirmiş küçük bir şey. muhtemelen bakıcı kızın fesadlığını dahi anlayamayan, birden bire kadın olmanın altında büzelen bir yaratık...
kimse kıza acımıyor. ne de olsa o bir nankör. diğeri mi, hani sayesinde bir iş sahibi olduğu, evine ekmek götürdüğü bakıcı kız? o nankör olur mu? o değil canım...

yol

kastamonuya giderken yolda bal satan adamlardan alışveriş yapmak istedik. baki kavonozlara bakarken ben sırtında çuvalıyla yürüyen 40- 50 yaşları arasında bir adama takıldım. yavaş yavaş yürüyordu. sakin. baki yanıma gelip adamı işaret etti." adam cam şişe topluyormuş yollardan, kastamonudan gliyormuş yürüyerek" dedi. kastamonuya 30 km. levhası önümüzde dişlerini gösteriyordu.

10 Haziran 2010 Perşembe

gemi

bu deniz bu gemiyi taşımak için mi yaratılmış
böcek ilacı


böcek ilacı “içimizden geçenleri” öldürür mü, demiştin
sahildeydik,
havaya zıplayan sokak dansçılarını martılar yiyordu
hayatın cüzdanındaki fotoğrafını gösteriyordun bana
bak diyordun nasıl da kargacık burgacık çıkmışım
yeni eve taşınırken kamyondan düşen bir eşyaya bakıyorduk halbuki
ben üzülüyordum senin için
simsiyah bir müzikle kefenlenmiştin
derini yırtan notaları bıçak gibi çekip çıkarmıştın
sahildeydik,
çay içiyorduk, besbelli vasati kırk çöpten biriydik
gökten bir hostesin koparıp attığı gaz maskeleri yağıyordu
şemsiyemizi açtık,
bir kedi hop deyip atlamıştı ruhumuza
matematik defterleri gibi kare kare miyavlıyordu
çay içiyorduk, söylemiş miydim demli bir sahildeydik


aslında dedin henüz 1. raund, başarabiliriz
zaman her gün “play again” tuşuna basarken kırabiliriz parmaklarını
ruhumuzdaki kedi hırlamaya başlamıştı
sahil uzayıp büyümeğe başlamıştı
dünyayı pudralı göğsünden arka sokaklarda mıhlamaya karar verdik
kıldığımız bir namazı kuşanıp, savaşacaktık vahşilerle
başımız zonkluyordu
ağrı kesici tabletinden bir hadis çıkarıp çayla içtik,
söylemiş miydim demli bir sahildeydik