11 Kasım 2010 Perşembe

her yer aydınlık!

10 Kasım 2010 Çarşamba

şiir

oğlumun 29 Ekim, 10 kasım, eğitim öğretim haftası, mutat anıtkabir gezileri için habire şiir aramaktan fenalık geldi. Zira delikanlı netten kendi buluyor ama bir türlü beğenmiyor ( bunda da o kadar haklı ki) En sonunda bu birbirlerine benzeyen kötü şiirlerin içinde en kısasını seçmekte karar birliğine vardık. Ama en kısası diye bir şey yok gibi. Lafı uzatmakta milletimin üzerine yoktur zaten. çözümü şöyle bulduk. Artık şiirleri ben yazıyorum. sekiz mısra iki dörtlük. yalın şıkırdaklı

jet lag ama slow olanından

06:08

galiba amerika saatine ayak uydurdum. daha uykum gelmedi.

hiç uyumasam, diyorum her sabaha karşı böyle. ama dizlerim ağrıyor. uzanıp yatmak istiyor vücudum. e yatınca da uyuyorum haliyle. uyanıyorum sonra, 3-4 saat kadar ileri bir vakitte. uykumu da almış oluyorum. ama diyorum ki, daha çok az uyumuşsun, biraz daha uyu istersen. isterim! diye cevaplıyorum kendimi, kendimi uykunun yumuşak kollarına bırakıyorum. ve en erken 3-4 saat sonra uyanıyorum tekrar. hayat böyle gidiyor.

ben bunları buraya yazdım ya, değişir artık. zaten onun için yazdım.

ama bunu da buraya yazdığım için artık değişmeyebilir. zaten nötrlemek için yazdım.

hepsini birden sadece canım istediği için yazdım.

tam on saattir kimseyle konuşmuyorum. o sebepten.

4 Kasım 2010 Perşembe

şiştim ama patlamadım

gecenin bir yarısı avuç içlerimde dayanılmaz bir kaşıntı hissederek uyandım. deliler gibi bir sağ elimi bir sol elimi kaşırken (aynı anda ikisi birden yapılmıyor) bir baktım ki ayaklarım da kaşınmaya başlamış. derken kulaklarım, sonra dizlerim.. bir kaç dakika sonra yüzüm, dudaklarım hatta dilim şişmeye başladı. kalp atışlarım da fena halde sıklaşınca endişelenmenin zamanı gelmiş olabilir diye düşündük (osmanla beraber, onu da kaldırdım çünkü beeey bey kalk bana bir haller oluyor amanıın nidalarıyla). çocukları karga tulumba arabaya atıp acile koştuk. bana bir oda verdiler, soyup önlük giydirdiler. bütün vücudum kıpkırmızı olmuş ve şişmişti. miğdem bulanıp başım dönüyordu. sonra bir adam gelip damar yolumu açtı, kan almaya başladı. ben o esnada bayılmışım. ayılmam çok acayip oldu. bir başka alemdeydim, rüya olabilir ama neydi bilemiyorum, gözlerimi açınca dört beş tane telaşlı suratla burun buruna geldim. birisi orama burama bişeyler yapıştırıyor, beriki tansiyon aleti takıyor, bir koşuşturma ortamı. neredeyim kim lan bunlar demin neredeydim filan diye düşünüyorum ama konuşamıyorum da. sonra yavaş yavaş açıldım. serum takmışlar. alerjik reaksiyonmuş. ama neye alerji? kimsenin bir fikri yok. semptomu tedavi ettik geçmiş olsun gene olursa gene bekleriz dediler. teşekkür ettik. biraz da kraker meyva suyu filan verdiler.
şimdi de biraz kırıklık var. film seyrediyorum. el secreto de sus ojos. 10 dk blog arası. devam.

30 Ekim 2010 Cumartesi

fesupannallah

'sen de insan mısın? hayvan!' desem, hakaret olur.
'sen de hayvan mısın? insan!' desem ikaz.

bir birini bir diğerini söyleyip duruyorum kendime. hiçbir işe yaramıyor.

28 Ekim 2010 Perşembe

kafa ütüleyici

dilimin ne kadar yamuk olduğunu fark ettiğimde altı aylık gelindim ve kocamın memleketinden dönüyorduk. uzun bir ayrılığın ardından -ki dört gündür sınırım, geçince özlemeye başlarım- istanbul'a dönüyor olmanın neş'esiyle her zamankinden fazla -hayır bu olmadı- çok fazla konuşuyordum. bir zaman sonra daha memleket sınırlarından çıkmadığımız halde kocamın her zamanki gibi sarih bir istanbul lehçesiyle konuştuğunu sarsılarak fark ettim. sarsıldım çünkü konuşuyor işte'den sarih bir istanbul lehçesi'ne geçen tanımlamanın fonunda benim il sınırları içinde bulunduğumuz memleketin lehçesiyle konuşuyor olmuşluğum duruyordu ulu orta.

diyeceğim o ki iki gündür italyan ve isviçre'li arkadaşlarımla mesai yapıyorum. hayır, onlar için türkçeyi güzel konuştukları rahatlıkla söylenebilir ama benim için, evet denemez.

27 Ekim 2010 Çarşamba

insan kokusu

insanları özledim. birilerine saatin kaç olduğunu sormayı, oradan buradan sohbet etmeyi, yürümeyi, gülerek kalabalık ortamda çay içmeyi, akşam misafirliklerini, kelimeleri... Ufak çocuğun insanı eve zımbaladığını unutmuşum. İşin merhametli tarafı zevcim de bize kıyamadığı için çevre edinmiyor. bir ara sürekli davet edildiği sohbetlere, gece buluşmalarına iştirak etmediği için artık davet de gelmiyor. Çocuk büyütürken zaptu rapt altına almayı da bilemediğimiz için eve kapanıyoruz böyle işte. Geçen gün karşı komşum doğum yapınca ha bir gayret deyip Latif'i alıp hayırlı olsuna geçtim. yirmi dakika da o güzelim yeni gelin evi yirmi kez veledim tarafından karıştırılıp kurcalandı. biblolar vitrinler orta sehpa süsleri... çıplak ve güzel evime zor attık kendimizi. camdan bakıp insanları seyrediyorum ben de. ne güzeller maşallah