18 Ekim 2010 Pazartesi

adam beş taş çıktı

hafta sonu bizimkilerin "evde oturalım" innatlarına ters çıkıp internetten bulduğum düş yolcusu (sanırım öyleydi) at çiftliğine gittik. ama çok akıllı olduğumuz için gitmrden önce telefon etmedik. meğer o gün tadilat nedeniyle kapalılarmış. neyse veletler kaz tavuk kedi ve köpek kovalalıyarak da gayet iyi vakit geçirdiler. ama büyüğünün açımmm diğerinin mamaaaa çığlıkları yüzünden öyle uzun boylu takılamadık. gerçi çiftliğin sahibi süperman man abi onlara ekmek arası yapıp ikram etti ama o ikramı da aç bir kaz ellerinden kapıp mideye indirdi.
neyse bunları veletlerin buloğunda yazacaktım, asıl burada değinmek istediğim şey çiftliğin sahibi abimiz. konuşurken bu abi kendi keyfi için çiftliği satın aldığını söyledi. ata binmek tutkusuymuş. sonra çiftliği duyan tanımadık bir sürü insan "misafir kabul eder misiniz" deyip kapıya dayandığı için işletmeye çevirmeye karar vermiş. ama çok üzüldüğü bir şey varmış çünkü burayı alırken motorsitletini satmış ve sekiz aydır motora binememek onu delirtiyormuş. laf lafı açınca öğreniyoruz ki abi bayağı bayağı motorcuymuş iki arkadaş motorla avrupayı gezmiş. sonra her sene başını alıp gitmeler de cabası. bir keresinde romada motorunu çalmışlar. roma polisi berbatmış zincirler takan lakayt adamlar. motoorun çalındığı yer gösterilince "zaten park yasağı olan yere park etmişsin" demişler. ne çözüm ha. neyse adam roma mafyasındaki zayıf halkaya para yedirmiş, yeraltına inip birileriyle burun buruna gelip kavga etmiş, sonunda da almış malını mülkünü. Zevcim burada bir soru sordu : dövüş sporlarından anlar mısınız neye güvenerek kafa tuttunuz? Adam bir de tekvando beşincisi çıkmasın mı? neyse ki çocuklar açlıktan çıldırdı da gerisini öğrenemedik.

sevinç göstergesi

bir hafta kadar önce, üsküdar'ın antikacılarının olduğu mecrada üsküdar'da bildiğim en kapsamlı sahaf dükkanının önünde acelem de olduğu halde 87 yaşındaki bir amcayla uzun bir sohbet yapmıştım.

sahafın tezgahına bakarken bir hikaye kitabı buldum. kerr u ferli yazarlarımızın çocuklar için yazdığı hikayeleri içeren bir derleme. iş bankası yayınlarından çıkmış ama aslında bu ayrıntılara gerek yok, biliyorum. gevezeliğim üstümde. işte amca ile coğrafyalardan, romanlardan, kitaplardan, insanlardan, yaştan, yaşamın özünden, ve saireden bahsederken elimde bu kitap vardı. onu alacaktım almasına da bir kitap 3 iki kitap 5 liraydı. almayı isteyeceğim ikinci bir kitap aradım çarçabuk gözlerimle, amca ile vedalaştıktan sonra. işte bu kitabı buldum.
yeni aldığım her şey gibi ona da bir süre tanıdım evin atmosferine alışması için. ben de o yeni şeyin varlığını kabullendim içimde. yani ki bir hafta kadar kitaplıkta, kitapların üstünde eğreti bir yerde bekledi.

geçen gün bir mahzuniyet vardı üstümde. sebebini üç aşağı beş yukarı biliyordum ya yapacak bir şeyim yoktu. herhangi birine söylesem, sanırım onun da yapacağı bir şey olmazdı. "dünyada katillerin var olması" gibi bir meseleydi hemen hemen. değil tabii, ama onun gibi üzülünen ama değiştirilemeyen bir şey.

oturmuş kuzu kuzu acımı çekerken, kitaplıktaki kitaplara ilişti gözüm. gidip aslında aldığım günden beri içindekileri merak ettiğim karikatür albümünü aldım, karıştırmaya başladım. öyle eğlenceli esprilerle karşılaştım ki finalden bir durak önce şöyle diyordum kendime 'iyi ki son anda bu kitabı almışsın. ne iyi oldu, tam da şimdi.'

o ruh halimi silip oturduğum yerden kahkahalar attıran bir kitapla nasıl da neşelendiğimi gören oğlum yanıma gelip salça olmaya başladı. 'onu da bana mı aldın? benim kitabımı mı okuyorsun?' hayır, dedim. 'o benim. ama istersen okuyabilirsin.' o, okuyacağını söylerken ben de kitabı karıştırmaya devam ediyordum.

evet, hep öyle yapıyorum, sondan başa doğru tarıyorum kitapları.
işte o son noktada, yani kitabın ilk sayfasında, yüzüm gülse de içimde kalan eziklikle yaşamaya devam ederken şununla karşılaştım:
içimdeki hüzün kazınarak çıkarıldı bir anda ve hiç acımadı :)

16 Ekim 2010 Cumartesi

sevinç

çok güzel çok tatlı bişey oldu ama fotoğrafını da çekip öyle yazmayı düşünüyorum. fotoğrafını çekmek için sabah olmasını beklemeyi düşünüyorum. çünkü okuma lambası altında çektiğim pek güzel olmadı diye düşünüyorum.

ne güzel bir allahımız var :)

15 Ekim 2010 Cuma

kırık

gelirken türkiye'den getirdiğim çay bardaklarımdan bir tanesi daha bu sabah kahvaltıda kırıldı. kaldı 4.

bu kadar bardakla bu macerayı sonuna kadar götürebilir miyim, bilmiyorum. beni çok zor bir 8 ay bekliyor. daha dikkatli olmalıyım. aslında herşey dengeyle ilgili. tek ayak üstünde biraz denge çalışayım bari. karate kid fiyuuuu!

14 Ekim 2010 Perşembe

what then.. what then??

insan kendisinden vazgeçmeyegörsün. kendi iyiliğini istemeyen birine kimin hayrı dokunabilir? böyle bir düşmekten nasıl ayağa kalkılabilir?

bu sabah karşımda kimse yoktu. bulaşık yıkıyor, shantel dinliyordum. "sen kendi iyiliğini istiyor musun ki?" sorusuyla karşı karşıya kalmak için beklenmedik bir andı.

-istemiyorum, uzun zamandır.

insanın kendi cevabına şaşırması çok tuhaf.

***
yıllardır okumayı isteyip de kavuşamadığım bir kitap vardı. dün gece elime geçti. şimdi beraberiz. bütün sevip de kavuşamayanlar için kierkegaard'dan gelsin: either/or.

12 Ekim 2010 Salı

maraton

radyoda avrasya maratonunun reklamı vardı. önümüzdeki pazar. daha veletler doğmadan biz de bir kere katılmıştık. tekerlekli iskemleleriyle gelenler. köprüde sırt çantalarından birden termos ve sandaviç çıkarıp yiyenler. ama öyle ayak üstü değil basbayağı piknik yapar gibi.. fotoğraf çekenler. grupça şarkı söyleyenler. işi ciddiye alıp hiç ara vermeden koşanlar, kaç sene sonra aniden maraton koşusunda karşılaşanlar - ki ben de bir iki arkadaşla karşılaşmıştım-
maraton bitince bize madalya dağıtmışlardı. boynumuza asıp taksimde kasım kasım kasılarak bir iki tur attıktan sonra hızımızı alamayıp bir de eminönüne dek yürümüştük. yağmur vardı. ne pis üşütmüştük ardından. ya böyle işte...bu hafta sonu gene var.
canımız çekti

8 Ekim 2010 Cuma

tembellik



ben tembel olmamaya karar verdim. çok uzun zaman oldu. hala kararımda sabitim ama bir yerde bir yanlışlık yapıyor olmalıyım. kararın ertesinde bir adı atmışlığım yok. ne yapsam acaba. ayşeciğimin makinesiyle çektiğim bir fotoğrafı her gün size göndermeyi iş edinsem mesela, bir işe yarar mı? alain demiş ki, 'sabahleyin erken kalkarak, gecenin gündüz olmak için geçirdiği değişime şahit olmayanlar, yeryüzünde hiçbir şey görmemişlerdir.' bunu mu denesem. beceriksizliğim yüzünden hayatı elime yüzüme bulaştırdım. iyi de neden bu kadar mutlu ve huzurlu hissediyorum. yüzüme yapışan bu tebessümün kaynağı da ne?

bana bir şey tavsiye edin. bu sefer de oradan başlayayım. olur mu olur.